İshakpaşa Sarayı

       İSHAKPAŞA SARAYI

     İshak Paşa Sarayı, saraydan öte bir külliyedir. İstanbul Topkapı Sarayı’ndan sonra son devirde yapılmış sarayların en ünlüsüdür. Doğubayazıt’ ın 7 km güneydoğusunda, Eski Doğubayazıt’ ın kayalıkları üzerindedir.

     Yapılan araştırmalarda sarayın banisi olan paşanın yada paşaların kimliği konusunda tek kaynağa bağlı kalınmıştır. Bu kaynak, bugün yapı üzerinde bulunan bir kitabedir. Gerçekte bugün ikinci avluya bakan Harem girişi üzerinde bulunan sekiz satırlık bu uzun kitabenin orta kısmında yer alan bir mısrada, Osmanlı Türkçesi ile;

“Bin yüz ile doksan dokuz oldu buna tarih,
İshâka merâm  üzere kerem kıl dü  cihânü”


 

     İfadesinden sarayın Hicri 1199 tarihinde yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Bu tarih Miladi 1784 yılının karşılığıdır. Burada adı geçen İshak Paşa’nın söz konusu tarihte, bölgenin sorumlusu II. İshak Paşa olduğu konusunda tereddüt yoktur. Özellikle Sicill-i  Osmanî’de de yer alan ve soy kütüğü de verilen II. İshak Paşa ve külliyenin yapım tarihi konusunda ki bu bilgiler, yapı üzerinde araştırma yapanların hareket noktası olmuştur. Ancak yapının tamamlanış tarihi olduğu anlaşılan Miladi 1784 yılı ve II. İshak Paşa’nın bu yapı ile ilgili iki önemli ip ucu olmalarından başka, inşaatın uzun sürdüğü ve yaklaşık 100 yıllık (1680 – 1784) bir süre içerisinde tamamlanarak, II. İshak Paşa’nın kendi adını taşıyan kitabeyi Harem girişi üzerine koydurduğu kanaatini taşımaktayız.

    Aşağıda da izah edileceği gibi; tarihi olaylar, sarayın genel durumunu, aynı eksen üzerinde yer alan avlular ve bunların içinde yer alan bölümleriyle farklı üsluptaki taç kapıları, gerek taş, gerekse kalem işi süslemelerini özellikleri, sarayın yapımının uzun sürdüğünü veya yakın akrabalar arasında devam eden yönetiminden sorumlu kişilerinde bu sarayın inşasına katkıda bulunduklarını göstermektedir.

    Bugün, sarayın ikinci avlusunda ve caminin güneyinde kendi adını taşıyan türbede yatan ve belki de Bayazıt’ın Sancak Bey’lerinden olan Çolak Abdi Paşa ile, sarayın yapımının başladığını kabul etmekteyiz.

    Bilindiği üzere Miladi 1578 yılında Erivan ve Tiflis’e kadar Osmanlı egemenliğinin sınırları genişlemiş bulunuyordu. III. Murat (1574 – 1594), III. Mehmet (1594 – 1603) devirlerinde de Kırım ve Bakü’ye kadar Kafkasya ve Azerbaycan’ın büyük bir bölümü Osmanlı egemenliği altına alınmıştı.

    Merkezi hükümetten oldukça uzakta bulunan bu bölgeler XVI. Yüzyılından itibaren merkezden atanan yada çevre dikkati çeken nüfuslu kimselere devlet adına güvenliğin sağlanması amacıyla “Ocaklık” olarak verilmişti. Ancak bu bölgelerde Osmanlı idaresi altında bulunan Gürcü, Ermeni, Çerkez, Abaza, Tatar, Rus ve İran’lılar olmak üzere homojen olmayan bir toplum yapısı vardı. Bunlar fırsat buldukça merkezi hükümete karşı tavır alabilecek etnik ve siyasi istismara müsait bir yapıya da sahiptiler.

    Bu siyasi ve etnik yapıdan faydalanmak isteyen İran’lılar, XVII. Yüzyılın başlarından itibaren Osmanlıların batıdaki savaşlarda zayıf düşerek yıpranmalarını fırsat bilerek, zaman zaman söz konusu bölgelere hücum ediyor ve Doğudaki bazı şehirler Osmanlılarla Safaviler arasında sıkça el değiştiriyordu. Bunlara bir son vermek ve İran’ın da içinde bulunduğu bir karışıklıktan faydalanmak amacıyla IV. Murat (1623 – 1640) zamanında Revan (Erivan) seferine (1634) çıkılmıştır. Bu sefere katılan, gözü pek bir yiğit olarak kendini kanıtlayan ve sağ kolunu kaybettiği içinde “Çolak” lakabıyla anılan Abdi Paşa’ya savaş sonrası Bayazıt Sancak Beyliği verilmiştir. Tahminen Revan (Erivan) seferini takiben 1680’li yıllara kadar, bu görevi yürütmüş olan Abdi Paşa’nın ömrünün sonlarına doğru sarayın inşasını başlattığı ve ölümü üzerine de buraya gömüldüğünü düşünmekteyiz.

    Bölgenin idaresine Abdi Paşa’dan sonra aralarında kan bağı bulunan Abdülfettah efendinin getirildiği ve Abdülfettah Efendi’nin de ölümüne kadar (1711) bu görevi aralıksız sürdürdüğü anlaşılmaktadır. Zira bugün Erzurum Aşağı Habip Efendi Mahallesi’ndeki Mahmut Paşa türbesinde bulunan iki mezardan birisi Mahmut Paşa’ya diğeri babası Abdülfettah Efendi’ye aittir. Mezar taşlarında her iki şahsında Bayazıt Sancak Beyi oldukları belirtildikten sonra Abdülfettah Efendi’nin Miladi 1711 yılında, Mahmut Paşa’nın ise 1764 yılında öldükleri yazılıdır. Buradan aralarında akrabalık bulunan Abdi Paşa ile Abdülfettah Efendi’nin Bayazıt Sancak Beyliği’ni halef – selef olarak sürdürdükleri sonucu çıkarılabilir.

    XVIII. yüzyılın başından itibaren bölgenin gösterdiği hassasiyet yüzünden Osmanlı – Safabi ilişkileri giderek bozulmuştu. III. Ahmet (1703 – 1730) zamanında İran’da çıkan karışıklıklar yüzünden Osmanlılar, Revan (Erivan)’ı geri almak ve bu yörede bozulan ilişkileri oturtmak amacıyla bu ülkeye karşı savaş açmışlardır. Ancak, sonucu bakımından pek başarılı olmayan ve üç cephede cereyan eden bu savaşlarda Osmanlı ordusunun başında Arif-i Ahmet Paşa bulunuyordu. Arif-i Paşa’nın idaresindeki Bayazıt Sancak Beyi Mahmut Paşa ile Eleşkirt (Toprakkale) Sancakbeyi Halil Paşa’nın bu savaşlarda büyük yararları dokunmuştur. Savaştan sonra her iki paşa da  sancakbeyliği görevini sürdürdükleri gibi ayrıca Samur Kürk  Hilatler ile de ödüllendirilmişlerdir. 1722 yılında sancak beyliği görevini devam ettiren Mahmut Paşa’nın 1711’de ölen babasının yerine Sancak Beyliğine getirildiği ve ölümüne (1767) kadar da bu görevini sürdürdüğü anlaşılmaktadır. Bu hususta İstanbul’dan Bayazıt Sancak Beyliği’nin bağlı olduğu Erzurum Beylerbeyi İbrahim Paşa’ya gönderilen bir ferman, 1763 yılında sancakbeyi olarak Mahmut Paşa’nın halen görevini sürdürdüğünü ortaya koymaktadır. Bayazıt halkının isteklerini içeren bir dilekçeye cevap olarak Erzurum Beylerbeyliği’ne saraydan gönderilen bu fermanda Bayazıt Kalesi’nin burçlarının duvarlarını yakılmış olduğundan bahisle, onarımını gerekecek yerlerinin tahmini keşif bedellerinin çıkarılacak deftere kaydedilmesi ve onarım en kısa zamanda gerçekleştirilmesi sonuçtan sarayın haberdar edilmesi buyurulmaktadır. Fermanın muhatabı İbrahim Paşa, bu emrin gelişinden kısa bir süre sonra Kars Valiliği’ne atandığından sarayın isteklerinin yerine getirilmesi ve sonucun arzı görevi, sancakbeyi Mahmut Paşa’ya düşmüştür.
 

    İşte sarayın inşası, bu Abdi Paşa ile başlatılmış, önce onun halefi ve aynı zamanda akrabası olan Abdülfettah Efendi sonrada Abdülfettah Efendinin oğlu Mahmut Paşa tarafından ölümü (1767 )’ne kadar devam ettirilmiş en son olarak da II. İshak Paşa’nın sancak beyliği yıllarında (1784) tamamlatılmıştır.

    Abdülfettah Efendi’nin Bayazıt Sancak Beyi bulunduğu yıllarda Kars ve Çıldır yörelerinin Çıldır Beyleri tarafından yönetildiği bilinmektedir. Çıldır Beylerinin atası olan I. İshak Paşa’nın (1702) yılında Çıldır livası Mutasarrıflığı görevini yürütürken, Safavilere karşı yapılan savaşlara katıldığı bunda gösterdiği yararlılıklar sonucu 1723 yılında, Osmanlı Sarayına vezirlikle ödüllendirildiği, 1742 yılında da Tiflis Valisi olarak görevlendirilmesiyle çevresinde hayli nüfusu artmış bir kişi imajı edindiği kabul edilen bir görüştür. Sicil-i Osman-i de I.İshak Paşa’nın XVI. Yüzyılda İslamiyet’i kabul etmiş Ocaklı Beylerinin soyundan geldiği belirtilmiştir. Vezirlikten sonra Tiflis Valiliğine kadar yükselen İshak Paşa’nın oğlu Hacı Ahmet Paşa’da babasının yerine Çıldır Valiliğine atanmış (1758), daha sonra da Vezir rütbesiyle Gürcistan seraskerliğine tayin olmuştur. Bu görevde iken isyan edince yakalanarak idam edilmiştir (1761).

    Hacı Ahmet Paşa’nın idamı üzerine aynı yıl, yerine oğlu Hasan Paşa Çıldır Valiliğine getirilmiş, on yıl sonra oda vezir olmuş ve Gürcistan seraskeri iken azlolunmuştur. Daha sonraları Köstendil ve Selanik Valiliklerinde bulunan Hasan Paşa, 1769 yılında Hotin muhafızı iken orada ölmüştür. Sarayı tamamlatan II. İshak Paşa, bu Hasan Paşa’nın oğludur. Daha önce çeşitli görevlerde bulunduğu bilinen II. İshak Paşa da 1789 tarihinde Vezir rütbesiyle Çıldır ve Ahiskaya’da Vali olarak görevlendirilmiştir. Valiliğinin 2.yılında Şerif Paşa’nın azline sebep olmasıyla bu görevinden alınmış, Hasankale (Pasinler)’ye menkup olarak gönderilmiş ve orada ölmüştür.
 

    Sarayın yapımı ile ilgili olarak; yukarıda belirttiğimiz beyitte yer alan Hicri 1199 (1784) tarihi ve İshak Paşa’nın adından başka bir kayda rastlanmamıştır. Gerçi sarayın güneydoğusunda ki mezarlıkta bulunan mezar taşları üzerinde, çeşitli isimler bulunuyorsa da bu şahısların sarayın yapımında fazla rollerinin bulunduğunu sanmıyoruz. Ancak, Rus işgalleri sırasında saray kütüphanesinden götürüldüğü belirtilen kitaplar arasında, sarayla ilgili pek çok kaydın bulunabileceğini tahmin etmekteyiz.

    Sarayın yapımında kullanılan taşların Ağrı merkez ilçesine bağlı Ağadeve Köyü’nde ki ocaklardan çıkarıldıkları ve yaklaşık 110 km. uzaklıktaki Bayazıt’a görülünceye kadar kaybolmaları ve uygun yerlere yerleştirilmeleri için numaralandıkları da kaynaklarda yer almaktadır. Yine bazı kaynaklarda sarayın mimarlıklarının “Ahıskalı” oldukları belirtiliyorsa da bunların kimlikleri ve sarayları konusunda fazla bilgiye sahip değiliz. Ancak, sarayın çeşitli bölümlerindeki taşlar üzerinde, burada çalışan ustaların çok sayıda sembol ve işaretlerine rastlanmaktadır.

İSHAK PAŞA SARAYININ TOPOĞRAFİK DURUMU

    İshak Paşa Sarayı, arazinin doğal yapısına uygun olarak doğudan batıya doğru oluşturulan bir set üzerinde, üç ana bölüm halinde konumlandırılmıştır. Bu ana bölümlerden doğudaki avlu ana girişinin önünde, doğal kalkerden bir kayalık bulunmaktadır. Bu tepeciğin savunmaya yardımcı olacağı düşünülmüş olmalı ki, sarayın kurulduğu tüm alan tavsiye edildiği halde, pek çok kişinin girip çıktığı ana kapının önünde yer alan bu kayalık kaldırılmamıştır.

    Saray; kuzeyden, batıdan ve güneyden uçurum şeklindeki kayalığın tavsiye edilmesiyle oluşturulan 7600 m2’lik bir düzleme oturtulmuştur. Doğu – Batı doğrultusunda 115 m., kuzey – güney doğrultusunda da 50 m. boyutlarında bir alan üzerine yerleştirilen sarayın Harem bölümünü, kuzey, batı ve güneyden U şeklinde çevreleyen bir de Harem avlusu bulunmaktadır.

    Bu üç ana bölüm içerisinde birbirine yakın amaçlı yapıların bir araya getirilmesine dikkat edildiği anlaşılan komplekste, aslında Osmanlı başkentlerindeki saray planlarının daha küçültülerek ve sıkıştırılarak verilmeye çalışılmış bir plan düzeninin hâkim kılınmaya çalışıldığı sezilmektedir.

    Bu çeşitli amaçtaki yapılar topluluğunun oluşturduğu komplekste bazılarına göre koridor ve salonlarla birlikte 360 birimin bulunduğu iddia edilmektedir. Yapının bazı kısımlarının bodrumlarla birlikte üç katlı olduğu göz önünde tutulduğunda bu sayının hiç de abartma olmadığı anlaşılacaktır.

    Eskiden kalan bazı izlerin tamamlanmasıyla ortaya çıkarılan bugünkü durumda, giriş avlusunun sağındaki bodrumda yer alan ve ince uzun beşik tonozlarla  örtülü zindanın karşısına rastlayan kısımla, soldaki iki ve üçer katlı bölümlerin, gerçekte kaç birimden oluştuğu pek  anlaşılamamaktadır. İkinci avlunun güney bölümünü, bodrumla birlikte üç katlı tamamen yıkılmış bulunan Harem bölümünü de iki ve üç katlı olarak kabul edersek, sarayın 360 ayrı birimden meydana gelmiş olabileceği tahmin edilir.

    Giriş avlusunun kuzey ve güney kanatları, ikinci avlunun bodrumu ve sarayın doğuya açılan taç kapısının bulunduğu zemin seviyesi ile, Haremin zemin seviyesi arasında fazla bir fark olmamakla birlikte, Haremden dış avlu girişine doğru hafif  bir kademeleşme vardır.

    Sarayın inşasında savunma amacının da göz önünde bulundurulduğu dikkati çekiyor. Duvarların özellikle kuzey, güney ve batıda vadiye açılan uçurum devamı biçiminde inşa edilmesi, bu amaca uyulmaya çalışıldığını gösterir. Doğudaki ana girişin önünde, meydan olması gereken yerde, kalker kayalığın kaldırılmamış olması da burada toplanacak kalabalığı bölmeyi esas alan bir düşünceden kaynaklanmış gibi görünmektedir. Giriş avlusunun iki yanında ve cami son cemaat yerinin terasında gözetleme kulelerine yer verilmesi, yine saray duvarlarının hayli yüksek, tırmanılması güç, kapı, pencere vb. gibi açıklara fazla yer verilmeden duvarların yerden itibaren sağır şekilde inşa edilmesi de savunma amacına yöneliktir. Zayıf noktalarda bodrumların siyah taşlardan daha sağlam bir örgü sistemine sahip oluşu bazı kısımlarda bodrumları doldurabilmek amacıyla 12 – 15 m’yi bulan yüksek ve kalın duvarların kullanılması ise, yapının sağlamlığına verilen önemi vurgulamaktadır.

     Buna rağmen feodalitenin ortadan kalktığı, ateşli silahların çeşitli türlerinin denendiği bir dönemde inşa edilen sarayın savunması, özellikle doğu yönden oldukça zayıftır. Burada daha çok çevre ile birlikte sarayın kurduğu ahenk ve uzaktan görünüşündeki sadelik ve dinginlik önem taşımaktadır.

İshak Paşa Sarayı’nın özet olarak mimarı özellikleri:

A-      BİRİNCİ AVLU                                                               

1-Taç Kapı, Nöbetçi Odası, Çeşme                                                                
2-Muhafız Koğuşları ve Zindan                                                                    
3-At, Koşum ve Araba yerleri                                                                                       

B-      İKİNCİ AVLU                                                                                  

1-Taç Kapı                                                                                                        
2-Hizmetli Odaları                                                                                            
3-Selamlık, Mahkeme Salonu, Merasim Salonu
4-Koridor
5-Camii ve Son Cemaat Yeri
6-Çolak Abdi Paşa Türbesi

C-      HAREM

1-Taç Kapı
2-Salon
3-Diğer Harem Odaları
4-Batı Avlu Kapısı
5-Hamam
6-Mutfak
7-Tuvalet